15-16 Haziran’ın 51. yıldönümünde MDD Hareketi’nden, MİLLETİMİZE VE İŞÇİ SINIFIMIZA TARİHİ BİLDİRGE

Mehmet Akkaya
Haziran 15, 2021

51 yıl önce bugün işçi sınıfımız, ülkemizi ve işçi sınıfımızı zincire vurmak isteyen emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı 170 bin işçi ile tarihi bir ders vermişti.

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı zaferlerinin emperyalizmi mahv ve nabut ettiği ülkede bu milletin köle yapılamayacağını, bu işçinin köle ve kukla yapılamayacağını gösterdiler.

Dediler ki, “Emperyalizmin, devletimizin ve milletimizin hayatına yineden kastetme çabalarının arttığını ve bir avuç aracının, kapkaççının ve sömürücünün bu çabalara katıldığını gören bizler,  Büyük Atatürk’ün daha 1921 de ilan ettiği gibi “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” savaşmaya ant  içmiş sendikacılarız.

Aşık İhsani’nin deyişi ile,

“Çıplak ayaklısı, yanık döşlüsü / İşten atılmışı, keser dişlisi / Sakatı, hastası, genci, yaşlısı / Evinden dışarı çıktı yürüdü”

Gururla söyleyebiliriz ki, 15-16 Haziran büyük işçi hareketinin bıraktığı bu miras, yaktığı bu meşale, bugünlere daha da alevlenerek gelmiştir. İşçi sınıfımız, ülkemizin, bağımsızlığımızın onurudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği, “sömürüsüz, imtiyazsız ve sınıfsız dünya” hedefine kendisi ile birlikte bütün sınıf ve tabakaları taşıyacak birikimin sahibidir.

15-16 Haziran’ın 51. yılında bir arayan gelen, derlenip toparlanan vatanseverlerin yaktığı ”Milli Demokratik Devrim Hareketi” meşalesi, hızla büyüyen ve yakında partileşme sürecini de tamamlayacak olan bu şahlanış, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını tamamlamak, ülkemize tam bağımsızlığı yeniden kazandırmak, milletimizi sınıfız, imtiyazsız ve sömürüsüz bir dünyaya taşımak amacındadır.

15-16 Haziran büyük işçi hareketinin önderlerini ve her işçiyi saygı ile selamlıyoruz, milletimize ve işçi sınıfımıza duyuruyoruz ki,  Milli Demokratik Devrim Hareketi’nin, sistemin çürümüş bütün partilerden farklı olarak, büyük Türk Milletimize ve işçi sınıfımıza diyecek sözü var.

Bildirgeyi milletimizin ve işçi sınıfımızın dikkatine sunuyoruz.

Milli Demokratik Devrim Hareketi’nin

MİLLETİMİZE VE İŞÇİ SINIFIMIZA BİLDİRGESİ

Yeryüzünün bütün mazlumlarıma örnek olan bağımsızlık zaferimize rağmen, emperyalizmin darbeler yaptığı, parçalamaya çalıştığı ülke durumundayız. NATO’ya ve AB emperyalizmine bağlanarak emperyalizmin kapısında kul edilmek istenen ülkeyiz.

Kurtuluş Savaşımızın komutanı ve Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz” sözündeki gerçeğin farkındayız.

Yüce Atatürk’ün “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir” sözüne uygun bir bağımsızlığı, yeniden gerçekleştirme görevi omuzlarımızdadır.

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk’ün, emekçi sınıfların milletlerin gerçek efendileri olduğu gerçeğini “Köylü milletin efendisidir” sözüyle vurgulamasına rağmen, günümüzde başta işçi sınıfımız olmak üzere emekçi sınıf ve tabakaların hak ve çıkarlarının ayaklar altına alınışına da gözlerimizi kapatamayız.

Dolayısıyla Türk milletinin önündeki görev, yeniden tam bağımsızlığını kazanmak, kalkınmış ve müreffeh bir toplum yaratmak, emekçi sınıfların, gerçek üreticilerin hak ettikleri saygınlığa yeniden kavuşmalarını sağlamaktır.

Atatürk’ün miras bıraktığı görevi tamamlamakla, “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” yaratmakla yükümlüyüz. 

Bu görevler, Atatürk devrimini sürdürmek demektir, tamamlamak demektir, Milli Demokratik Devrim demektir.

Bu görevleri tamamlama arzusu ve kararlılığı ile yola çıkan Milli Demokratik Devrim Hareketi İşçi bu olguları dikkate alarak mücadele etmektedir.

Bu görev ve idealler ışığında görünenleri, milletimizle ve işçi sınıfımızla paylaşmak gerekmektedir.

İŞÇİ SINIFI TÜRK MİLLETİNİN EN BÜYÜK SINIFIDIR

İlk görmemiz gereken, işçi sınıfımızın, milletimizi oluşturan sınıf ve tabakalar içinde en fazla dikkate değer kitle olduğudur.

1920’lerde ülkemizdeki işçi sayısı 100 bin dolayında idi. 1921 Sanayi Sayımı’nın da saptadığı budur.

Oysa bugün, milletimizin yüzde yetmişinden fazlası işçidir.

– SGK’nın 2020 yılı Aralık ayı verilerine göre toplam sigortalı işçi sayısı 15 milyon 381 bin 821 kişidir.

– 2020 yılı Eylül ayı verilerine göre 2 milyon 693 bin 931 memur bulunmaktadır. Buna 300 bin dolayındaki sözleşmeli personeli de eklersek, gerçekte işçi olan kamu çalışanlarının toplam sayısı 3 milyon dolayındadır.

– TÜİK’in Nisan 2021 verilerine göre istihdam edilenlerin yüzde 27,4’ü kayıt dışı, yani sigortasız, yani kaçak olarak çalıştırılmaktadır. Kaçak işçilerin sayısı 7,5 milyon kişidir.

– TÜİK’in Mart 2021’de yayınlanan 2020 yılına ait Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) sonuçlarına göre, geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyon 638 bin kişidir.

– Yine işçi sınıfımızın parçası olan emekli, dul ve yetimlerin sayısı, 2020 yılı Aralık ayı SGK verilerine göre 12 milyon 946 bin kişidir.

Her biri işçi sınıfımızın unsurlarına ait olan bu sayılar, işçi sınıfımızın, 83 milyon 614 bin kişiye ulaşan Türk Milletinin yüzde 70’inden fazlasını oluşturduğunu göstermektedir.

EN VATANSEVER SINIF İŞÇİ SINIFIDIR

İşçi sınıfımız, sadece kendi ekonomik ve sosyal haklarının kaygısında olmadı. Milletimizin en vatansever sınıfıdır işçi sınıfı ve 70 yılı aşan süredir emperyalizmle savaşmaktadır.

-Batılı emperyalistler, NATO’lu, ABD’li yıllarda ve AB sevdası dönemi boyunca, en fazla tuzağı işçi sınıfımıza ve onun önderlerine kurdular. Milleti ele geçirmenin yolunun, en büyük, en dinamik, en vatansever sınıf olan işçi sınıfını kontrol altına almaktan geçtiğini bilmekteydiler ve bütün karanlık emellerini işçi sınıfımızın üzerinde uyguladılar on yıllar boyunca.

CIA’nın yan örgütleri AID ve AAFLI, AB’nin uzantısı durumundaki ETUC’u sürdüler, onlar da yetmezse bizzat CIA’nın kendisi sahaya indi.

İşçi önderlerini ABD’ye götürüp türlü tuzaklarla etkilemeye, eğitimlerle devşirmeye çalıştılar. Para yağmuruna tuttular, peşlerine ajanlar taktılar.

Şimdilerde de aynı görevi, AB eğitimleri ve AB fonları ile yapmaya çalışmaktalar.

Binlerce işçi önderini bu tezgâhlardan geçirdiler, işçi sınıfımızın beynini emperyalizmin kölesi haline getirmeye çalıştılar. Ama olmadı, hevesleri kursaklarında kaldı.

Dahası, işçi sınıfımız bu niyetlere dalgalar halindeki eylemlerle cevap verdi;

– 1950’lerin ikinci yarısından itibaren işçi hareketi, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık talebi ile birleşti.

– 1960’ların ortalarından itibaren yükselen, 15-16 Haziran’da doruğuna çıkan dönemin işçi hareketi, sadece yasalar için değildi, sadece ekonomik, sosyal ve sendikal haklar için değildi. “Tam Bağımsız Türkiye” içindi.  “Atatürk devrimlerini tamamlamak” içindi. Bunu amaçlayan sendikal örgütlülük içindi.

–  Amerikan emperyalizmi, işçi hareketi dizginlenmez ise iktidarlara verdikleri görevin başarılamayacağını gördüğü içindir ki, 12 Mart darbesini gerçekleştirdi ve ilk işleri yükselen işçi hareketini bastırmak olmuştu.

-1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında o zamanki DİSK’in Başkanlar Kurulu şöyle tavır almıştı;

“Bütün ülkelerin işçi sendikalarını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’ta sağlamaya çalıştığı Kıbrıs Devleti’nin bağımsızlığını ve Kıbrıs Türkleri’nin varlığını ve haklarını desteklemeye” çağırmış

“Üyesi bütün işçilerin asgari birer yövmiye ile Devletin Savaş Fonuna destek olması”, “gerekirse bir saat fazla çalışılması işçi için kampanya başlatma kararı” almış,

“Yurt dışındaki işçileri ve bütün halkımızı, ekonomik güçleri oranında devletin savaş fonuna katkıda bulunmaya, bütün işçileri ve Türk halkını kan bağışında bulunmaya” çağırmış,

“Doğrudan doğruya devletin savaş gücüyle ilgili olmasa dahi, psikolojik açıdan etken durumda olan grevlerin ve grev durumuna gelen uyuşmazlıkları durdurma kararı” almış

“Kendisinde ve üye Sendikalarında bulunan her türlü araç ve gereçleri devlet emrine vermeye hazır olduğunu” ilan etmiş,

“Ülke bütünlüğü, savaş hali ve barış, özgürlük, demokrasi, Kıbrıs’ta anayasal düzenin kurulmasını amaçlayan Kıbrıs çıkartması ve hareketi konusunda, Türk-İş’i birlikte hareket için işbirliğine” çağırmıştı.

–  89 Baharında tersanelerden başlayarak şahlanan işçi sınıfı, sadece 12 Eylül Amerikan darbesi ile bastırılan ücretlerin yarattığı yoksullaşmaya isyan etmedi. Emperyalizme cepheden savaşı da başlatmıştı işçi sınıfı. Milyonlarca çıplak ayaklının sloganı, Türkiye’nin bütün sokaklarında “Kahrolsun IMF Bağımsız Türkiye” idi. Saptamak lazımdır ki, Türkiye IMF’nin cenderesinden kurtuluşu, 89 Baharında ayaklanan işçinin o perdeyi yırtması ile ivme kazanmıştır.

– 1990 sonrası emperyalizmin 24 Ocak Programına başkaldıran işçi sınıfı, programın pervasız uygulayıcılarını, Özalları, Akbulutları ve Çillerleri istifa noktasına getirmiştir.

–  Tahkim Yasası girişimine karşı 1999 Temmuz’unda ayaklanan işçi sınıfı, emperyalizmin bu kölelik planını çöpe attırmıştır.

– 1990’lardan itibaren yayılan özelleştirmelere karşı mücadele, sadece işçi sınıfının işine ve fabrikasına sahip çıkma savaşı değildi. Emperyalizm, ulus devletleri dize getirmek ve parçalamak için ulusal ekonomileri çökertmeye çalışıyordu. İşçi sınıfının mücadelesi ise, fabrikasını yaşatma savaşını aşmış, kamu ekonomisini, milli ekonomiyi, ulus devleti ve ülkeyi savunma savaşına dönmüştü. “TEKEL VATANDIR” diye başlayan haykırış, TELEKOM, TÜPRAŞ, SEKA, ERDEMİR, SEYDİŞEHİR, ŞEKER, MADENLER VATANDIR şiarına ulaşmış, oradan da dalga dalga bütün yurdu sarmıştı.

–  1991 yılında Irak’ın işgali ve parçalanması için Amerikan emperyalizmine destek amacıyla Irak’a asker gönderilmesi girişimine siper olanların, 1 Mart 2003 tarihinde yüz binlerle alanları dolduranların büyük kısmı, işçi sınıfının unsurları idi.

– Cumhuriyet mitinglerinde 15 milyonun “Ne ABD Ne AB Bağımsız Türkiye” diyen gür sesi, işçi sınıfımızın emperyalizme karşı mücadelesinden beslenmişti ve yine alanları dolduranların önemli kısmı işçi sınıfımızın unsurları idi.

– 15 Temmuz’da ABD’nin FETÖ ortaklı darbe girişimine bedenlerini siper ederek şehit olanlar, Mehmetçiklerdi, emniyet mensuplarımızdı ve işçi sınıfının mensupları idi.

– İşçi sınıfının önderleri ve sendikalar, 15 Temmuz sonrası ayağa kalkan vatansever dalganın da başındaydılar.

– Sadece ülkemizin üniter birliğini savunmak için değil, aynı zamanda komşumuz Suriye’nin de parçalanmak istenmesine karşı Türk Ordusu’nun Suriye’nin kuzeyinde ABD/PKK tasallutuna karşı adım adım verdiği savaşta, işçi sınıfının önderleri ve sendikal hareket, her defasında Ordumuzun yanında olmuştur.

Dolayısıyla, Türk Milletinin tamamına yakını vatansever olmakla birlikte, işçi sınıfımız, geçmişimizdeki 70 yıl boyunca vatanseverliğini fiili olarak da defalarca göstermiştir ve göstermektedir.

İŞÇİ SINIFIMIZ, MİLLETİN VE ÜNİTER DEVLETİN ÇİMENTOSUDUR

Amerikan emperyalizmi, Batı Asya’da ülkeleri parçalayarak kurmak istediği 3 İsrail devleti için, aralıksız olarak 40 yıldır Türk milletini dağıtmaya çalışmaktadır. Avrupa Birliği emperyalizmi de, Amerika’nın bu planında bütün desteği vermektedir. PKK’nın 40 yıllık örgütsel varlığının sebebi, emperyalizmin bu amaçlarına hizmet etmesidir, onların para, silah ve uyuşturucu desteğine sahip olmasıdır.

Bu uğurda Doğu ve Güneydoğu’da adeta taş taş üstünde bırakılmamış, yaşayan bütün devlet işletmeleri ve fabrikaları ya satılmış ya da kapatılmıştı. Ne yazık ki PKK, işte bu işini, fabrikasını, tarlasını kaybeden, çaresiz bırakılan yurttaşlardan beslenmişti.

Ancak, ABD’si, AB’si, PKK’sı ve işbirlikçi hükümetleri, 40 yıl boyunca her yolu denemiş olmalarına rağmen, Türk milletini parçalamayı başaramadılar.

Ulusal ekonomiyi çökertme yönündeki böylesine büyük desteğe, Doğu ve Güneydoğudaki kamu varlığının adeta yerle bir edilmesine rağmen bölücülüğün başarılı olamayışının üç sırrı vardır;

Birincisi, ABD/PKK’ya karşı kahramanca mücadele eden Ordumuzun Kurtuluş Savaşı’nın ateşinde yoğrulmuş olmasıdır, gücüdür ve maharetidir.

İkincisi, milletimizin Jön Türk hareketinden, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyetle inşa edilen bağımsızlık deneylerinin anti-emperyalist birikimidir, bu büyük tarihsel tecrübesidir.

Üçüncüsü ise, milletimizin harcındaki işçi sınıfı çimentosudur.

Bu nedenle ABD ve AB emperyalistleri, PKK ve FETÖ, yıllar yılı milletimizin çimentosuna saldırmış, işçi sınıfımızı ve sendikal hareketi, etnik kökenlere göre parçalamaya çalışmışlardır.

2001 yılındaki PKK kongresinde Kürt kökenli işçileri ayrıştırma planlanmış, ‘Demokratik Emek Konfederasyonu’ adıyla sadece Kürt işçiler için ayrı bir sendika kurma kararı bile almıştı.

Hevesleri boşa çıktı, parçalanmadı işçi sınıfı.

‘Konfederasyon’ olmayınca, ‘Demokratik Emek Platformu’na çevirdiler niyeti. Ortaya dökülen KCK belgeleri göstermektedir ki, aynı görevi KCK’ya vermişler.

Bu da fiyasko oldu.

Sonra mevcut işçi ve memur sendikalarından bazılarını içeriden ele geçirmeye yöneldiler. Kafadarları ile, PKK yanlısı sahte sol örgütlerle bazı sendikaların yönetimlerine geldiler. Ama ele geçirdikleri sendikalar hızla eridi, bölücü niyeti sezen işçisi ve memuru ile işçiler, yapayalnız bıraktı adeta.

Son hamle, 6-7 Nisan 2013’de Viranşehir’deki “Tarım İşçileri Kurultayı” oldu. Hiç olmazsa Kürt tarım işçilerini ayrıştıracaklardı. 8 yıl geçti. Yine bütün çabalar boşa çıktı.

İşçisi, memuru, tarım işçisi ile Türkiye işçi sınıfı, sadece emperyalizme karşı savaşmamıştı yıllar boyu, bölücülüğe karşı da aşılanmıştı. Defalarca görüldü ki, işçi sınıfı milletin çimentosu idi ve bölücülüğün paratoneri idi.

İŞÇİ SINIFI, EN BİRLEŞTİRİCİ SINIFTIR

İşçi sınıfı, sadece etnik, dinsel ya da mezhepsel değerlere göre toplumu parçalamak isteyen dış saldırılara karşı korumuyor milleti. İşçi sınıfının kendine özel mıknatıs yetisi, bütün toplumu birleştirebilmektedir.

Her sınıf ve tabakanın, kendi ihtiyaçları için harekete geçtiği zamanlar olur. Çevrelerinde az çok bir güç toplar, etki yaratırlar. Ancak hiçbir kesimin talebi diğer sınıf ve tabakalar tarafından bu kadar destek görmez, bu kadar sahiplenilmez,

Örneğin Astsubayların Ankara mitinglerine halk “haklılar” demişti, ama sadece o kadardı.

Örneğin çocuklarının okulunun İmam Hatip yapılmasına isyan eden velilere “haklılar”, demişti izleyenler, ama sadece o kadar.

Örnekler çoğaltılabilir.

Sınıfın harekete geçen kesimi, yerel bir kuvvet olsa dahi, çoğu zaman ulusal ölçekte bir anafor yaratabilmekte, toplumun diğer sınıf ve tabakalarını da etrafında birleştirebilmektedir. Bu amaçla özel bir çaba göstermese dahi, çoğu zaman çok dar bir sermaye grubunun dışındaki bütün sınıf ve tabakaları etrafında birleştirebilmektedir.

Bu mıknatıs etkisi, işçinin kendisine ait sorunlarda, örneğin ücret talebinde, sendikalaşma çabasında, ya da kısmi işten atılmalarda bile görülebilmektedir.

Örneğin, 1977’de Divriği’de 1.200 maden işçisinin ücret ve sosyal haklar için grevlerine köylüler, un, bulgur, yağ, hatta inekleri ile akın akın destek vermişlerdi.

Örneğin, Kocaeli SEKA direnişinde, yağmur gibi gelen maddi, manevi desteği hatırlıyoruz.

Zonguldak işçisi yürümeye başladığında battaniyesini sırtlayıp Zonguldak’a gitmeye çalışan Antep’ten, Muğla’dan yurttaşları hatırlıyoruz.

Ankara’daki Tekel direnişine destansı desteği hatırlayalım. Karadeniz balıkçısı Tekel işçisi için sefere çıkıyor, Finikeli portakalı Tekel’ci için tutuyor, orman köylüsü tekelci için ağaç kesiyor, nineler böreklerini işçilere hazırlıyordu.

Bütün toplumu birleştirebilme yeteneği, böylesine mıknatıs etkisi gücü, işçi sınıfına mahsus bir yetenektir.

ÖRGÜTSEL BİRİKİM

Hiçbir sınıf, işçi sınıfında olduğu kadar örgütsel birikime de sahip değildir. İlk defa eylem yapan işçi kitleleri dahi, kısa zamanda sadece kendilerini değil, mıknatıs etkileriyle çevrelerinde biriken toplumu da sevk ve idare yeteneğini sergileyebiliyorlar.

– 1989 grevinde Karabük ve İskenderun birer grev kentine dönüşmüştü.

-1991’de madenci, bütün Zonguldak halkını örgütlemişti.

-2005 yılında, daha önce mücadele deneyi olmayan Seydişehir Alüminyum işçisi, aylar süren eylemde sadece kendini değil, 45 bin nüfuslu Seydişehir halkını da örgütlemişti.

-2015 yılında ilk defa eylem yapan Bursa’da gencecik metal işçileri, eyleme çıkışlarından daha birkaç gün geçmeden, bir eylemin nasıl örgütleneceğinin dersini verdiler adeta.

Ve sayısız örnek…

İŞÇİ SINIFI EN DEVRİMCİ SINIFTIR

İşçi sınıfı, özel bir sorunu için mücadeleye başlasa dahi, maksadı çok aşan sonuçlar yaratmaktadır. Her eylem, kendi ölçeğinde devrimdir sanki.

Hemen her işçi eyleminde böylesi etkileri görmek mümkündür. 89 Bahar Eylemleri, Zonguldak Yürüyüşü gibi eylemler ise, çok katı iktidarları bile koltuğundan edecek sonuçlar yaratmıştır. Oysa 89 Baharının amacı daralan ücretlerdi, madencinin derdi madenleri ayakta tutmaktı, yetecek kadar ücretti.

Ankara’daki Tekel direnişi çarpıcı örneklerden biridir. Fabrikaları satılıp kapatılmıştı, diğer kurumlara gitmek istiyorlardı. 8.500 kişilerdi. Hepsi değil, 2.500’ü gelmişti Ankara’ya. 78 gün sürdü eylem. Amaçlarının çok ötesinde sonuçlar yarattılar.

– Sendikacıların itibarının epeyce sarsıldığı, hemen her çevrede tartışıldığı zamanlardı. Eyleme doğru önderlik, bağışların suistimal edilmeden işçi yararına yönetilmesi ve işçiyle birlikte eylemi yönetmek, sarsılan sendikacı itibarını onardı, düzeltti.

– Ergenekon ve balyoz operasyonlarının başladığı zamanlardı. Toplumda büyük bir korku… İki kişi yan yana gelemiyor. Tekel işçisi bütün korkuları paramparça etti. İşçiye akın akın destek başladı.

– PKK açılımı günleri idi. Bölücülük revaçta… İşçi, parçalanmak istenen milleti, millet ve sınıf ekseninde birleştirdi, açılım planı çöpe atıldı.  Abdullah Gül, ‘fırsat kaçtı’ diye itiraf etmişti.

– O günlerde Türk-İş Konfederasyonunda büyük tartışma. Türk-İş parçalanmanın eşiğinde… TEKEL işçisi imdada yetişti. Türk-İş birleşti, aylardır toplanmayan Türk-İş Başkanlar Kurulu toplandı ve Tekel mücadelesini sahiplendi. 17 Ocak’ta Türk-İş, 200 bin kişilik miting yaptı. Tekel işçisi Türk-İş, 2.500 işçi ise 200 bin işçi olmuştu.

– Türk-İş’ten sonra konfederasyonlar da birleşti. Türk-İş, DİSK, KESK ve T. Kamu-Sen, “4/C’nin ve kuralsız, güvencesiz uygulamaların kaldırılması için, çalışma yaşamının tüm sorunları için ortak bir mücadele” kararı aldılar. Mücadeleyi “sulandıran” Memur-Sen ve Hak-İş’i dışarıda tuttular.

– Hükümeti korku sardı. Partide istifalar başladı. AK Parti yöneticileri, partide Tekel için açıklama yapmayı yasakladılar. Anketler yayınlandı peş peşe. AK Parti’ye destek %30’a düşmüştü. Başbakan, hemen her gün Tekel işçileri aleyhine konuşuyor. İktidar sallanıyor adeta.

– Sendikalar barajda boğulmak isteniyordu. AK Parti iktidarı, sendika üyeliğinin hesaplanma yöntemini değiştirme ve sendikaları baraj altında bırakma hazırlığı yapmıştı. DİSK’in tamamı, Hizmet-İş dışındaki Hak-İş’in tamamı, Türk-İş’te ise 26 sendika barajda boğulacaktı. Plan, sendikal hareketi bitirmek… 17 Ocak’ta uygulanacaktı. TEKEL işçisi sendikaları barajda boğulmaktan kurtardı. Plan bir yıl ertelendi, sonra da uygulanamadı.

– Hükümet, 4/C mensuplarının koşullarında iyileşmeye mecbur kaldı. Epeyce iyileştirme yapıldı.

– AK Parti, daha sonra 2016 sonunda çıkardığı “köle ticareti” denilen Özel İstihdam Büroları yasasını, o günlerde çıkarmaya niyetlenmişti. O zaman tasarıyı Meclisten geri çekmek zorunda kaldı.

Özetle Tekel işçisi, sadece 4/C’de iyileştirme istiyordu. Bunların hiçbirine niyetlenmemişti, planlamamıştı. Tekel eyleminin sonuçları da gösteriyor ki, koşullar uygunsa, işçi sınıfı beklentilerin çok ötesine geçebilir, devrimsel sonuçlara yol açabilir. Bu özellik de işçi sınıfına aittir.

BÜYÜK EMPERYALİST SALDIRI VE SAVUNMA SAVAŞI

İşte böylesine özellikleri olduğu içindir ki, işçi sınıfı son 40 yıldır emperyalizmin adeta laboratuar saldırısını yaşamaktadır.

24 Ocak kararlarına, 12 Eylül Amerikan darbesine, 1980 yılına kadar mücadele ile koşullarını geliştirebilen işçi sınıfı, o tarihten sonra başlatılan bin bir çeşit saldırı ile bırakalım yeni haklar sağlamayı, ellerindekini koruma savaşı vermektedir sadece.

O tarihten sonra işçi sınıfının ulusal ya da yöresel ölçekteki hangi sorununu ele alırsak alalım, arkasında emperyalist planlar, emperyalist örgütler çıkmaktadır, IMF, OECD, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği çıkmaktadır.

Dolayısıyla işçi sınıfı kendisini korumak istediği her mücadelede, farkında olmasa bile emperyalizme karşı savaşmaktaydı. Onlarca, hatta yüzlerce ayrı konuda ve cephede…

Emperyalist saldırıda amaç, işçi sınıfının ulus devlete sahip çıkmaya mecali kalmasın,

Kırk parçaya bölünerek sınıfsal gücünü yitirsin.

Sendikal ağırlığı kalmasın.

Etnik topluluklara göre parçalanmış bir toplum yaratılabilsin, o da olmaz ise işçi sınıfımız kölelik koşullar ile esir alınabilsin.

12 Eylül sonrası bütün iktidarlar emperyalist örgütlerin arzularına uygun davrandılar. İşçi sınıfının başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi.

EMPERYALİSTLERİN İSTEKLERİ İÇİN İŞÇİYE NELER YAPILDI?

12 Eylül sonrasında işçimizin başına getirilenleri kısaca hatırlayalım;

Yüzlerce kamu kurumunu sattılar. Yüz binlerce işçi işini kaybetti.

– Özelleştirme kanunu çıkarıldı, “dünyanın son sosyalist devletini yıktık” diye sevinç çığlıkları atıldı.

– 1999’da ve 2006’da iki kez emeklilik yaşı uzatıldı. “Mezarda emeklilik” getirildi, milyonlarca EYT’li yaratıldı.

1999 ve 2006 yıllarında iki kez emekli maaşları düşürüldü. Maaşların yüzde 70’ine el kondu. Emekli muhannete muhtaç hale getirildi.

– İşçinin parasıyla ve özel yasayla kurulan SSK’nın sağlık tesislerine el kondu.

– Parasız ilaç veren SSK eczaneleri kapatıldı.

Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. İşçiler perişan edildi.

Karayolları Genel Müdürlüğü’nün 103 Bölge Şefliği kapatıldı. 7 binden fazla işçi işini kaybetti.

On binlerce belediye işçisi, sendikalı olabilme, toplu sözleşmeden yararlanma ve daimi işçilik hakları ellerinden alınarak Emniyet Genel Müdürlüğü ve Mili Eğitim Bakanlığı’na gönderildi.

– Esnek çalışmanın “çağrı usulü”, “uzaktan” ve “kısmi zamanlı çalışma” biçimleri yasalaştı.

– Önce holdingler arası kiralık işçilik başlatıldı, sonra da tek işi işçi kiralamak olan “özel istihdam bürolarının” kurulmasına izin verildi.

–  İŞKUR’un yapısı değiştirildi, “Toplum Yararına Çalışma” türünden köle tacirliği merkezine dönüştü.

– Ücret, yol parası ve yemek vermeden, köleden bile daha aşağı koşullarda çalıştırılan “denetimli serbestlik” başladı.

– Kıdem ve ihbar tazminatının olmadığı “Belirli süreli iş sözleşmesiyle çalışma” biçimi, hükümet desteği ile yayılıyor.

–  SGK’ya rağmen “bireysel emeklilik şirketleri” kurduruldu. Sonra devlet bütçesinden desteklenmeye, sonra da 45 yaş altındaki her çalışan zorla üye yapılmaya başlandı.

– 30’dan az işçinin çalıştığı işyerindeki işçiye iş güvencesinden yararlanma imkanı ortadan kaldırıldı. Buralarda çalışan işçiler geçerli sebep olmadan işten çıkarabiliyor ve işe iade davası açma hakları yok.

“İşsizlik Fonu”, bütçe açığını kapatan ve işverenleri besleyen fona dönüştürüldü.

Belediye şirketlerinin sayıları artırıldı, yerleşik kurumlara dönüştürüldü. Hizmet alım sözleşmesiyle çalıştırılan taşeron işçileri 2008’de belediye şirketlerine aktarılmakla birlikte, sürdürülen diğer ihale biçimleri sürdürülmekte idi. Böylece belediyeler, neredeyse tüm işlerinin belediye şirketlerine ve taşeronlara havale edildiği içi boş kovanlara, mafyalaşmış rant merkezlerine dönüştürüldü.

– Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, TBMM de dahil olmak üzere, taşeronun girmediği yer, ihaleye açılmayan iş kalmadı.

– 4 milyonu geçen sayıdaki taşeron işçisinin yıllar süren kadro talebi, oy avcılığına ve yasal haklarının ellerinden alınmasına dönüştürülerek 800 bin dolayındaki işçiye kadromsu bir statü verildi. 3 milyona yaklaşan taşeron işçilerinin vahşeti andıran yaşam koşulları ve devletin her işinin ihaleye verilmesi artarak sürüyor.

– Türk işçisinin yabancı sermayeye “ucuz işçi cenneti” olarak sunulduğu, yabancılara eşsiz düzeyde vergi kolaylıklarının sağlandığı “Serbest Bölge” sayısı 18’e, devletin bile giremediği bu cehennemlerdeki işçi sayısı 74 bine çıkarıldı. İşçilerin burada bırakalım sendikalaşma olanağı bulabilmesini, devlet yöneticisi görebilme şansları bile yoktur.

– Kıdem tazminatını tümüyle ortadan kaldırmak amacıyla, “belirli süreli sözleşmenin” hiçbir kısıtlama olmadan her yerde uygulanabilmesi için işverenlerle birlikte sık sık atak yapılıyor.

İLİKLERİNE KADAR PARÇALAMA NİYETİ

Emperyalist Batı’nın dayattığı vahşi çalışma biçimleri ile işçi sınıfımız, kazandığı yasal, örgütsel ve sosyal hakları elinden alınmaya, sendikal ve örgütsel olanaklara ulaşması engellenmeye, iliklerine kadar parçalanmaya sınıf dinamizmi köreltilmeye çalışılmaktadır.

Bu amaçla, kadrolu belirsiz süreli çalışma biçimi ortadan kaldırılarak, belirli süreli sözleşme, alt işveren (taşeron) işçiliği, mevsimlik işçilik, geçici işçilik, esnek işçilik, kiralık işçilik gibi türler yayılmaya çalışılıyor.

Taşeron işçileri de kendi içinde parçalanarak, belirli süreli sözleşmeli, hizmet alım sözleşmeli, müteahhit sözleşmeli, personel alım sözleşmeli ve belediye şirketlerinde kadrolu olduğunu sanan sözleşmeli
 ve 696 sayılı Kararname ile kamu kurumlarına ve belediye şirketlerine aktarılan sözleşmeli işçilikler türetildi.

Emperyalist Batı’dan esnek çalışmanın da türleri getirildi. Uzaktan (evden) çalışma sözleşmesi, çağrı üzerine çalışma sözleşmesi, kısmi zamanlı çalışma sözleşmesi, götürü usulü çalışma sözleşmesi gibi türler icat edildi.

İşçi kiralamanın kanuna sokulması ile de yetinilmedi. Özel İstihdam Büroları aracılığı ile kiralık işçilik, holding içi, ya da holdingler arası kiralık işçilik ve İŞKUR üzerinden Toplum yararına Çalışma adıyla kiralık işçilikler türetildi.

Her türlü çalışma koşullarına ve verilecek her ücrete razı olmak zorunda kalan işçilikler de var. Sigortasız çalıştırılan, kaçak çalıştırılan yaklaşık 7,5 milyon işçi böyledir.

Bu sayının işinde olup olmadığı belirsiz olan yabancı kaçak işçiler ise daha da sahipsiz ve perişandırlar.

Ücret, yol parası, hatta yemek bile vermeden çalıştırılan eski mahkûmlar, yani denetimli serbestlik statüsündekiler var bir de.

Emekli işçileri, emekli maaşı yetmediği için sağlık sigortası bile istemeden çalışmaya razı olan, gerçek emekli maaşlarının yüzde yetmişi gasp edilerek muhannete muhtaç edilenleri de unutulmamalıdır.

 “Kapsam dışı işçilik” diye yaygın bir uygulama vardır ki, özel şirketlerde büroda çalışan beyaz yakalı işçilerin sendikalaşmasını engellemek için uydurulmuştur ve epeyce yaygın kullanmaktadır işverenler bu suiistimali.

EN BÜYÜK EKONOMİK KRİZ

İşçi sınıfına karşı giderek artan saldırı, 2008’de baş gösteren ve giderek büyüyen Cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik krizi koşullarında olmaktadır.

Yaklaşık 10 yıldır, “Ulusal İstihdam Stratejisi” adıyla esnek çalışmayı, köle ticaretini ve alt işveren işçiliğini yayarak ve işçinin kıdem tazminatını ortadan kaldırarak krizi çözeceklerini, ekonomiyi düze çıkaracaklarını sanıyor, 10 yıldır bu planı uyguluyorlar. Hemen her kalkınma ve dönemsel programda bir kez daha güncellendi bu plan.

Nihayet son yıllarda “üretim”, “yatırım” gibi söylemleri duyuluyor olsa da, üretim ve yatırım özel sektöre havale edildiği için yaraya derman olmaktan uzaktır.

Sonuç olarak ekonomik kriz, virüsün yarattığı etkilerle de katlanarak daha ağır tahribatlar yaratmaktadır. İşsizlik giderek büyümekte, iş bulma ümidini yitirenlerin sayısı çoğalmakta, orta ve küçük işletmeler ayakta kalma savaşında her gün daha da zorlanmaktalar.

 Bütün bunlara rağmen iktidar, emperyalist tehdidin arttığı zamanlarda yaşanan bu krizin aynı zamanda ulusal güvenlik meselesi olduğunu görmek istemeyen, ülkenin kaynaklarını Kanal İstanbul gibi hovardaca maceralara harcayacak kadar öngörüsüz ve plansızdır.

Öte yandan iktidar, sadece krizin gerçek sebepleriyle yüzleşmekten kaçmıyor, işçi sınıfına karşı tavırları ile krize karşı direnebilecek toplumsal zemini de tahrip ediyor.

-Unutmayalım ki ekonomik krizin gerçek sebebi, devleti ekonomiden çekmekti, seyirci durumuna düşürmekti.

Merkezi devletin yetki ve olanaklarını dağıtmak ve zayıflatmaktı.

-Kamu ekonomisini yok etmekti, özelleştirmelerdi.

Yabancı sermayeye özel ve hassas alanları bile açmaktı.

-Ekonominin motoru ve direksiyonu sayılacak stratejik sektörleri bile devletin elinden çıkarmak, hatta önemli ölçüde yabancılara vermekti.

-Sonuç olarak bu kriz, dışarıdan tetiklenmiş yapay bir kriz değildir, ulusal ekonominin tahrip edilmesi yüzündendir.

-Stratejik olanaklardan devletin mahrum edilmesi ise, doğru ve zamanında müdahale olanağının yok edilmesidir.

Emperyalist dünyanın krizi ile aynı zamana denk gelmiş olması, iç krizi daha da kırılgan hale getirmektedir.

Amerikan emperyalizminin ekonomik, siyası ve askeri olarak ülkemizi boğmak için saldırganlığını artırması, krizi sadece ekonomik bir mesele olmaktan çıkarmakta, milli güvenlik meselesi haline getirmektedir.

-Bütün bu nedenlerle işçi sınıfının sırtına yıkarak krizden çıkılacağını sanmak, sadece sınıf düşmanlığı değil, milli güvenlik bakımından da tehlikeli bir tutumdur.

İŞÇİYİ VE İŞVERENİ BULUŞTURAN ENDER DURUM

Geçmişte, emekçi sınıf ve tabakaların, sermaye sahipleri ve toprak ağaları ile çıkarlarının örtüştüğü özel ve ender zamanlar yaşadık.

Biri Kurtuluş Savaşı yılları idi. Düşmanı vatanımızdan kovmak hem emekçilerin hem de emekçileri sömürenlerin ortak çıkarına idi.

İkinci örtüşen dönem, Cumhuriyetin kuruluş yıllarıdır. Milli burjuvazi, desteklenen ve kollanan üretim gücü ile serpilebilirdi. İşçi sınıfımızın sağladığı çok sayıda olanağı sermaye sahiplerinin de onaylaması kurulan yeni ülkenin ortak çıkarları yüzündendi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında emperyalist tehdidin, savaş tehdidinin ülkemizi de hedef aldığı zamanlarda işçi sınıfı sermaye sınıfı ile kader birliği yapmak zorundaydı. Ülke tehlikede idi…

Bu üç dönemde esas olarak ittifaka uygun davranıldığı söylenebilir.

Ancak, 1980 sonrası, 24 Ocak Kararları ile emperyalist vahşetin hem işçi sınıfımızı, hem kamu ekonomisini, hem de milli sermayeyi hedeflediği koşullarda ne yazık ki işverenler, bırakalım kader ortakları olan işçi sınıfı ile emeklilerle birlikte hareket etmeyi, tam tersine, düşmanla birleşerek, emperyalizmin programını destekleyerek kamu ekonomisinin yok edilmesini ve işçi sınıfının ezilmesine omuz verdiler.

Sonuçta düşmanın planı kendilerini de sindirdi. Yabancı sermayenin egemen olmadığı sektör neredeyse kalmadı. Ulusal sermeye bırakalım serpilip gelişmeyi, can çekişmeye, ayakta durabilmek için savaş vermeye başladı.

Kamu ekonomisinin tasfiye edilmesinin sonucu olarak yaşadığımız Cumhuriyetin en ağır krizi, özellikle de ülkemize yönelen Amerikan saldırganlığının arttığı zamanlarda bu kader birliği bir kez daha ortaya çıktı.

İşçi sınıfının önderlerinin bu ihtiyacı ve gerçeği kavradıkları görülüyor. Ama işveren örgütleri hâlâ eski tutumlarını sürdürüyorlar, işçi sınıfının kalan haklarının da köreltilmesine odaklanmış durumdalar.

Oysa bu sadece işçi düşmanlığı değil, ulusal ihanettir de. İşveren örgütlerinin bu gerçeği görmesi, hükümeti tahrik ederek işçiye saldırganca davranılmasından vazgeçmeleri, işletmeleri, fabrikaları birlikte yönetmeye niyet etmeleri gerekmektedir.

Bugünün ihtiyacı budur, zarureti budur;

-İşletmeleri, fabrikaları işçilerle birlikte yönetmek…

-İşçi sendikalarını ülke ekonomisinin idare edildiği masaya davet etmektir.

MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİMİN EŞİĞİ

İçine girdiğimiz emperyalizmin etkisinden kurtulma süreci, kamuculuğu ve planlı ekonomiyi ihtiyaç haline getirmekte, hatta zorunlu kılmaktadır.

İktidarın dış politikada ve ekonomik krizi yönetmede yalpalayan tutumları, hem emperyalistlerin iştahını artırmakta, hem de ekonomik krizi kangrene dönüştürmektedir.

Bu iki beladan kurtuluş için ülkemizin, milletimizin, vatansever bütün sınıf ve tabakaların önündeki seçenek, yeniden Atatürk devrimidir.

Atatürk devrimi tecrübesini yaşayan, Cumhuriyetin nimetleriyle serpilen işçi sınıfımız, bütün milli sınıf ve tabakaları birleştirebilecek özellikleri, insanlığı ileriye götürebilecek en modern, en devrimci sınıf olması bakımdan milletimiz ve ülkemiz için umuttur.

KAPIDAKİ İŞÇİ HAREKETİ

Büyüyen işsizlik, iş bulma ümidi azalanların çoğalması,

Virüsle birlikte yaygınlaşan uzaktan çalışmanın, sendikalaşma ve toplu sözleşmeden yararlanmayı kırmak, sınıfsal özelliklerini parçalayarak birey haline getirmek, güvencesini ve kıdem tazminatını yok etmek arzusuyla virüs sonrasında da kalıcı olarak uygulanmak istenmesi,

Esnek çalışmanın çeşitlenerek yayılması,

Çeşitli vesilelerle iş güvencesinin köreltilmesi gibi sorunlar, işçi sınıfının canına tak etmektedir.

Sermaye kesiminin ve iktidarın işçi sınıfına yönelen hırçınlığı, canı burnundaki işçi sınıfının tahammülünü zorlamaktadır.

Güçlü bir işçi hareketinin kapıda olduğunu görmemek mümkün değil.

Ancak bu durum, ülkemize emperyalist tehdidin yoğunlaştığı zamana da denk gelmiştir. Şili, Romanya, Polonya örneklerini hatırlarsak, büyük halk hareketlerinin emperyalistlerce de kullanılmak istendiği ortadadır. Maharet zamanı, çeviklik zamanı… Bu süreçte işçi sınıfına, sendikal harekete yön verenler vatanseverler, Atatürkçüler mi olacaktır, yoksa onların zayıflığını fırsat bilen şer merkezler, işçi sınıfımızın büyük dinamizmini karanlık emellerine mi meylettirecekler…

İşçi önderleri, işçi sınıfının talepleri için haklı olarak mücadele ederken, pusudaki düşmanı da kollamalıdır.

Bu noktada iktidarın ve işverenlerin tutumu da tayin edicidir.

Bu nazik durumu işverenler ve iktidar, işçi sınıfına karşı düşmanın işini kolaylaştıran saldırgan tutumlarını sürdürmeyi mi tercih edecekler, yoksa tarihin bir kez daha kader birliği yaptırdığını görerek işçi sınıfı ile omuz omuza vermek gerektiğini görecekler mi?

Bu sorulara verilecek cevaplar sadece işçi ya da sermaye sınıflarını ilgilendirmiyor, milletin ve ülkenin geleceği ile de belirliyor.

EKONOMİK KRİZE, VİRÜSÜN YIKIMINA ÇARE VE İŞÇİ SINIFIMIZIN ACİL TALEPLERİ

Milli Demokratik Devrim Hareketi olarak, ekonomik krizi, emperyalist tehdidi ve işçi sınıfımızın durumunu dikkate alarak, ülkemiz için, bütün sınıf ve tabakalar için elzem olarak gördüğümüz acil talepler şunlardır;

1-) Planlanan bütün özelleştirmeler derhal durdurulmalı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı kapatılmalıdır.

2-) Kaynakları verimli kullanmak, acil olmayan harcamaları durdurmak, kamudan başlayarak lüks tüketimden sıyrılmak gerekmektedir. Kaynakların Kanal İstanbul gibi hovardaca niyetlerle çarçur edilmesi önlenmelidir.

3-) Krizden çıkış için planlı ekonomiye dönülmesi, kamunun yeniden yatırıma ve üretime önderlik etmesi, ekonominin başına geçmesi gerekmektedir. Yatırım ve üretim için elzem olanlardan başlanarak, elden çıkarılan işletmeler ve sektörler yeniden sırasıyla ve tereddütsüz olarak kamuya kazandırılmalıdır.

4-) Kamuda, belediyelerde ve İl Özel İdarelerinde, kurumun kendi olanaklarıyla iş yapabilme kapasitesi güçlendirilmeli, kendisinin yapabileceği işlerin alt işverene verilmesi yasaklanmalıdır.

5-) Kamuda, Belediyelerde ve İl Özel idarelerinde, kurum şirketlerinde veya alt işverenlerde çalışan taşeron işçileri, ayrımsız ve şartsız olarak, yaptığı işin emsalindeki kadrolunun hakları ile kadroya geçirilmelidir.

6-) Taşeronluk uygulamasına son verilmeli, hizmet alımına ancak zorunluluk hallerinde ya da kamuda bulunmayan uzmanlık ihtiyaçlarında izin verilmelidir.

7-) Kamuda uygulanacak zorunlu ihalelerde çalıştırılan taşeron işçilerine, işkolundaki ya da işyerindeki toplu sözleşme hükümleri uygulanmalıdır.

😎 Kiralık işçilik yasaklanmalı, Özel İstihdam Büroları kapatılmalı, İŞKUR’un işçi simsarı uygulamalarına son verilmelidir.

9-) 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve 4/B kapsamındaki sözleşmeli personel uygulamalarına son verilmeli, bu statüdekiler memur kadrosuna geçirilmelidir.

10-) Zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılmalı, etkin denetimle çocuk işçi çalıştırma önlenmelidir.

11-) 4857 Sayılı yasadaki sınırlamalar kaldırılarak belirli süreli sözleşme biçiminin sınırsızca uygulanması heveslerinden, bu yöndeki girişimlerden vazgeçilmelidir.

12-) Çağrı üzerine çalışma biçimi kaldırılmalı, kısmi süreli iş sözleşmeleri sınırlandırılmalıdır.

13-) İyi halli çalışan işçiye işverenlerin ödülü sanılan kıdem tazminatı, gerçekte işçinin ödenmeyen ve işverence el konulan ücretidir. Bu nedenle, hangi sebeple olursa olsun, iş sözleşmesinin son bulması halinde işçiye kıdem tazminatının verilmesi şarttır.

14-) İki aya uzatılan, sözleşmelerle 4 aya kadar çıkarılmasına olanak tanınan deneme süresi, yeniden bir ay ile sınırlandırılmalıdır.

15-) Peş peşe 2 ay boyunca her iş günü 11 saat çalıştırmaya rağmen bir kuruş dahi fazla mesai ücreti verilmeyen “denkleştirme” denilen çalışma biçimi kaldırılmalı, çalışma süresi yeniden günlere eşit olarak bölünmelidir.

16-) Emeklilerin, emeklilik öncesinde üyesi oldukları sendikada üyeliklerinin devamı, toplu sözleşmenin sosyal haklarından yararlanmaya devam edebilmeleri veya emeklilerin bir sendikaya üye olabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

17-) Emeklilere verilen bayram ikramiyeleri banka emeklilerine de verilmelidir.

18-) İnsan sağlığı para kazanma aracı olamaz, olmamalı. Kamu hastanelerinin kapatılması durdurulmalı, kaynakların özel hastanelere akıtılmasına son verilmelidir.

19-) Özel sağlık sistemi terk edilmeli, şirketlerin ve vakıfların elindeki sağlık birimleri kamuya aktarılmalı.

20-) Genel Sağlık Sigortası uygulamasına son verilmeli, herkese parasız sağlık hizmeti sağlanmalıdır.

21-) Şehir hastanelerinin yapımına son verilmeli, kapatılan kamu hastaneleri yeniden hizmete sokulmalıdır.

22-) Yurttaşlardan randevu, muayene, tedavi ve ilaç için katkı payı alınmasına son verilmelidir.

23-) Sosyal Güvenlik Kurumumuzun ilaç fabrikasının kapatılmış olması, insan sağlığının vurguncuların ve yabancı ilaç tekellerinin insafına bırakılması demektir. Sosyal Güvenlik Kurumumuz bünyesinde ulusal ilaç fabrikası bir an önce yeniden açılmalı ve genişletilmelidir.

24-) Kamusal görevlerde toplum yararı, verimlilik ve mutluluk esas olmalıdır. İnsanları birbiriyle yarıştıran “performans sistemine” son verilmeli, kolektif emek ve kolektif verimlilik bütün kamu kurumlarında hayata geçirilmelidir.

25-) Her ne kadar pandemi sürecinde sağlıkta performans uygulaması geçici olarak askıya alınmış olsa da en ön cephede savaşan sağlık çalışanlarımızın pandemi sonrasında da bu baskıdan uzak çalışması önemlidir. Bu nedenle sağlıkta performans uygulamasına kalıcı olarak son verilmelidir.

26-) Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan “ek ödeme”, sağlık çalışanlarının sadece bir kısmı içindir. Oysa bunu bütün sağlık çalışanları hak etmektedir. Personel ayrımı yapılmadan “ek ödeme” herkese yapılmalıdır.

27-) Hastanelerde 696 Sayılı Kararname kapsamında çalışanlar, öncesinde olduğu gibi, salgına karşı mücadelede de diğer personel ile omuz omuza çalışmaktalar. Ancak hiyerarşide en alttalar ve büyük haksızlıklara uğramaktalar. Bu kesime yapılan haksızlıklar artık son bulmalı, öncelikle gerçek manada kadroya geçirilmeliler. Sağlık sektöründeki “en alttakiler” uygulaması artık son bulmalıdır.

28-) Eğitim milli bir görevdir, silahlı kuvvetler kadar önemlidir. Eğitim ve öğretim, özel amaçlara ve özel çıkara terk edilemez. Bütün okulların Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesi şarttır, hızlı bir programla uygulanmalıdır.

29-) Öğretmenler arasında hukuka, Türk Milletine ve insanlığa yakışmayacak çifte muamele söz konusudur. “Ücretli öğretmenlik”, “sözleşmeli öğretmenlik” uygulamasına son verilmeli, bütün öğretmenler kadroya geçirilmelidir.

30-) İşçiyi suçlayan işverene, suçlamasını ispat şartı getirilmelidir. İşçinin suçlanması halinde bakanlığın hızlı denetim birimleri yerinde soruşturma yapmalı, haksız yere yüz kızartıcı suçlama yapılması, işçiye ödenecek caydırıcı miktarlardaki tazminatla cezalandırılmalıdır.

31-) İşyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları, işverenin ücretli çalışanıdırlar. Bu nedenle görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri mümkün olamıyor. İşverenlerden sağlanacak primlerle bir fon kurulması, işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının ücretlerini işverenden değil, bu fondan alması sağlanmalıdır.

32-) Ücretsiz izin yasadışıdır. İmzalamak zorunda kalan işçi işten atılma korkusu ile imzalamaktadır. Bakanlık, işverenleri uyarmalı, işçilerin mağduriyeti engellenmelidir.

33-) İşsizlik ödeneğine hak kazanma koşulları işçiler lehine yeniden düzenlenmeli, işsizlik ödeneği miktarı artırılmalı ve işsizlik ödeneğinin ödenme süresi uzatılmalıdır.

34-) İşsizlikle mücadele öncelikli hedef olmalı, üretim ve yatırım seferberliği gerçekleştirilmelidir.

35-) Suriye ile ilişkiler bir an önce düzeltilerek, misafir konumundaki Suriyelilerin ülkelerine dönmesi sağlanmalıdır. Böylece kayıt dışı yabancı işçilik yükü de epeyce hafiflemiş olacaktır.

36-) Kamudaki işçilerle ilgili toplu sözleşmenin, kamuya devredilen taşeron işçilerinin 3 yıldır yaşadıkları mağduriyetin giderilmesi gerekmektedir.

37-) Kamudaki memur ve işçilerle ilgili toplu sözleşmede, güvenilir tüketici endeksleri temelinde gerçek gelirleri dikkate alan bir ücret artışı sağlanmalıdır.  

***

Yakın zamanda yola çıkan ve çığ gibi büyüyen Milli Demokratik Devrim Hareketi olarak, işçi sınıfımızı ve milletimizi saygıyla selamlıyoruz.

MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM HAREKETİ

İşçi-Sendika Bürosu

15 Haziran 2021