PKK/HDP’NİN AYDIN TAVLAMA YÖNTEMİ

Mehmet Akkaya
Ekim 12, 2021

“PKK’nın kundaklama bilançosu” başlıklı dizinin 4. bölümü olan bu son bölümde, PKK/HDP’nin Türkiye solunun bazı kesimlerini, kimi aydınları ve kimi çevrecileri nasıl tavladığını, ya da tavlamaya çalıştığını inceleyeceğiz.

*

Türkiye tarihinin en büyük katliam örgütü olan PKK’nın lideri Öcalan’ın mahkemedeki savunması “ekoloji” üzerine idi. Doğaya ne kadar önem verdiğini, ekolojiyi ne kadar sevdiğini, toplumların, hatta bütün ülkelerin ekolojik bir düzeni esas alması gerektiğini, kendilerinin de esasen “demokratik ekolojik konfederalizm” hastası olduğunu, anlatıp durmuştu.

Köylünün tarlasını, bahçesini ateşe veren, hayvanlarını öldüren, baraj inşaatını bombalayan, köy basan, ev basıp çocuklarının önünde babalarını-annelerini öldüren, köy meydanında öğretmeni, sağlıkçıyı, muhtarı kurşuna dizen, ormanı, kurdu, kuşu, çiçeği böceği yakan PKK barışçıl bir örgüt mü oluyordu yoksa?

Açılım günleriydi o sıra. Öcalan içeriden, PKK’nın diğer yöneticileri ve yasal partisi dışarıdan, “ekoloji” diyor, “açılım” diyor, “barış” diyorlardı.

Arkasından da, bazı sendika ve meslek odası yöneticilerinden başlayan, kimi sanatçılara, bazı eli kalem tutanlara uzanan bir kervan, hemen tekrarlıyordu nakaratı;

“Barış hemen şimdi”

“Savaşa (orduya) değil eğitime bütçe!”

“Silahlar bırakılsın!”

Burada bir parantez açarak belirteyim ki, son sloganı anlayamamıştım o sıralar. “Ordu silah bırakmayacağına, böyle bir şey de istenmeyeceğine göre, PKK’nın silah bırakmasını istiyorlar” sanmıştım. Öyle değil, tersiymiş. Ordu’nun silah bırakmasını istiyorlarmış meğer. “Savaşa (!) değil, eğitime bütçe” istemelerinden, Ordu ne zaman PKK’nın üzerine operasyon yapsa, hemen “barış” diye sokaklara dökülmelerinden anlamalıydım aslında. Saflık işte…

Neyse, konumuza dönelim.

Sahi sadece ülkemizin değil, küresel ölçekte en çok kan döken bir örgütün ekoloji ile ne ilgisi olabilir?

Öcalan yakalandığında başka bir Apo figürü belirmişti. Döne döne “devletin hizmetinde olduğunu” söylemiş, “beni kullanın” demişti.

Üniter devletin parçalanmasını istemediğini, bunun zaten mümkün olmadığını, esasen Kürt halkında devlet kuracak yetenek de olmadığını, silik bir halk olduğunu söylemişti.

Asılacağından çok korkuyordu.

Amacını ruhsal durumu ile birleştiren fikirleri, Amerikalı anarşist Murray Bookchin’inderin ekoloji”, “sosyobiyoloji” kavramlarının etrafında ördüğü sivil toplumcu anarşizmde buldu.

Bookchin’in Marksizme, Marksist devlet teorisine, proletarya diktatörlüğüne, işçi sınıfı demokrasisine  alternatif iddiasıyla önerdiği düzen, her türlü iradenin çözülmesini, merkezi devletin güçlerini ve olanaklarını yerel otoritelere devretmesini, mahalli otorite adaları arzuluyordu.

“Toplum devlet değil, güçlendirilmiş sivil toplum örgütleri yönetilecekti.”

Her biri ayrı ekolojik adalar olan köy, kasaba, semtler ve şehirler, ihtiyaç ve muhtaçlık üzerine gevşek bağlarla örülmüş “demokratik konfederalizmi” oluşturuyordu. Öcalan’ın “kongre demokrasisi”.

ABD ve AB emperyalizminin ulus devletlerin çözülmesi, ulusal ekonomilerin dünya tekellerine açılması ve özelleştirmeler yoluyla devlet tekellerinin kırılması için küresel ölçekte atağa geçtiği, NGO’lar fetişizminin dünyayı sardığı dönemde Bookchin’in bu sivil toplumcu anarşist fikirleri, tam da emperyalistlerin aradıkları idi.

2006 yılında ölen Bookchin, esasında çocuğuna “Joseph” adını veren bir Stalin hayranı idi. Ömrünün sonlarına doğru bu sivil toplumcu görüşleri de terk etti, Troçkist oldu.

DARALAN ÇEMBERİ KIRMAK

Bookchin’in ekolojik adalar fikriyle devlet teorisine ve üniter devlete karşı kavramlaştırdığı sivil toplumcu anarşizmine Öcalan’ın sarılması boşuna değildi. Üniter devletin parçalanmasında işe yarayabilirdi.

Mahkemedeki anarşizan, sivil toplumcu, ekoloji meraklısı Öcalan figürünün kerameti bundandı. Merkezi devletin dağıtılması ve yerelleşme, yumuşak bir geçişle, toplumun desteği de alınarak gerçekleşecekti. Öte yandan sivilleşme, yerelleşme, ulus devletlerin çözülmesi, emperyalizmin politikaları idi zaten.

Daralan toplumsal çemberin kırılmasını sağlayabilir, hatta toplumsal tabanı genişletebilirdi. Bu politikaların avlayabileceği geniş bir kesim vardı nitekim.

-Çevresel sorunlar artıyorken hemen herkes çevreye duyarlı olmuştu. Çevreci söylemler herkesin yumuşak karnı olabilirdi.

-Hayvanseverlik, tıpkı çevrecilik gibi 12 Eylül sonrası politika yapma olanağı daralan eski solcular için sığınılan ılımlı sulardı. PKK da, sivil partisi de, ekoloji, çevrecilik ve hayvanseverlik üzerinden istemedikleri kadar eski solcuyu avlayabilir, hayvanseverlere de şirin görünebilirlerdi.

-Sivil toplumcu söylemler ise, 12 Eylül Amerikancı iktidarı üzerinden devlete ve devletçiliğe tepkili olan “solcuları”da, neoliberal ideolojinin duman altı ettiklerini de avlayabilirdi.

Bütün bunlara bir de kapitalizmin beyin çürütme sosu, LGBT savunuculuğu eklendi mi, hem PKK’nın Amerika’nın kurşun askeri olduğu örtülenir, hem de HDP’nin çemberi kırması, hatta büyümesi saplanır.

Niyet de, plan da bu…

Şimdi örgütü uyarlama zamanı.

PKK’DA ÖRGÜTSEL DEĞİŞİKLİKLER

PKK, 4 Nisan 2002’de Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi’ni (KADEK) ve Partiya Rızgariya Demokratik’i (PRD) kurdu. KADEK farklı Kürt örgütlerini de toplayan bir şemsiye örgüt olacaktı. Bu sayede PKK’nın toplumsal zemini büyütülmüş oluyordu.

PRD, PKK’nın şehirdeki işlevini paylaşacak, “ekolojik demokratik sistemin” mahalli ayaklarını örgütleyecekti.

Hemen arkasından Kürdistan Halk Kongresi – Kongra Gel (KHK) kuruldu.

Ancak 26 Ekim 2003’te, daha ikinci yılı dolmadan KADEK feshedildi. Feshin gerekçesi şöyleydi;

“Demokratik ekolojik sisteme denk düşecek yeni bir örgütsel yapılanmanın yolunu açmak; kapsayıcı, demokratik, özgür katılıma imkan veren ve Leninist parti etkilerini aşan yeni bir yapılanmaya yol açmak; Bu temelde Kürt halkını temsil edebilecek, uluslararası kriterlere uygun, meşru demokratik ve yasal siyaset yapabilen muhataplık durumun gelişmesinin yolunu açmak; egemen ulus devletlerle Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünü gerçekleştirmek için KADEK örgütsel varlığına son verir.”

-Demokratik ekolojik sisteme denk düşecek yeni bir örgütsel yapılanma…

-Leninist Parti modelini terk, sivil toplumcu görünüm…

-Meşrulaştırılmış yasallık…

-Egemen ulus devletle açılım…

-Ve bütün bunları emperyalizmin beklentilerine uyarlamak…

-“Demokratik ekolojik” plan ise, devleti ve toplumu dize getirmenin koçbaşı olacak.

DEMOKRATİK KONFEDERALİZMİN YASALAŞMA SEYRİ

PKK’nın bu yeni yönelişi, 2002 ve sonrasında PKK’nın uzantısı olarak kurulan partilere de yansıtıldı. Neler oldu bakalım;

-3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP yüzde 6,23 oy almış ve barajı geçememişti.

-28 Mart 2004 yerel seçimlerinde ise DEHAP, SHP, ÖDP, EMEP, SDP ve Özgür Parti ile, “Demokratik Güç Birliği” adı altında ortak adaylarla seçime girdi. 1,5 yıl önce sadece yüzde 6.23 oy alan DEHAP, bu sayede müttefikleri ile 5 il, 33 ilçe, 31 belde belediye başkanlığını kazanmıştı.

Öcalan’ın açılımı semeresini vermeye başlamıştı. “Sosyalist” olduğunu söyleyen bazı partileri çemberine almaya başlamıştı bile.

-19 Kasım 2005’te DEHAP kendisini feshetti. Demokratik Toplum Partisi (DTP) kuruldu. DTP ile Öcalan’ın planında ikinci adım atıldı. Siyasi partiler için yasalarda karşılığı da olmayan “eş genel başkanlık sistemine” geçiyordu.

-2004 yerel seçimlerinde 64 belediye başkanı seçilirken, avlama politikası 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde DTP’ye 99 belediye kazandırdı.

-2009’da oyları ciddi oranda düşen AKP, PKK’ya ve sivil uzantılarına yönelik operasyonlar başlattı. Nisan 2009’daki KCK operasyonlarında 1.000’i aşkın DTP üyesi tutuklandı. 11 Aralık 2009’da da DTP kapatıldı.

-DTP’nin 94 belediye başkanı, 19 DTP’li milletvekili ve İstanbul bağımsız milletvekili Ufuk Uras, 23 Aralık 2009’da yeni kurulan Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) katıldılar.

-BDP 2011 genel seçimlerinde 36 koltuk kazandı.

-2008 sonrası PKK ve uzantılarına operasyon yapan AKP iktidarı, 2013 ve sonrası BDP ile birlikte “akiller ordusu”nu kullanarak çözüm sürecini uyguluyordu.

-15 Ekim 2012’de Ertuğrul Kürkçü’nün Onursal Genel Başkanı olduğu, Pervin Buldan ve Mithat Sancar’ın eş genel başkanları olduğu Halkların Demokratik Partisi (HDP) kuruldu. Öcalan’ın ve PKK’nın planında bir aşama daha uygulamaya sokuluyordu. HDP, ittifak yapılan diğer partilerle birlikte PKK’nın önderliğinde bir çatı örgütü olacaktı. İki eşbaşkana rağmen bir de onursal başkanlık icat edilmesi ve Ertuğrul Kürkçü’nün buraya getirilmesi, avlanacak sol örgütler için yemdi. Niyetim yem işe yaramıştı.

BDP ile birlikte Devrimci Sosyalist Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek partileri, Halkların Demokratik Partisi’ne katıldılar. Böylece PKK, ekoloji, barış ve demokratik konfederalizm söylemleriyle avladığı çeşitli örgütleri, kurduğu partide bir araya getirmiş oldu.

– 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde BDP, 102 belediye kazandı.

– Bu seçimle birlikte BDP, belediyelere de “eş başkanlık” sistemi getirdi. Böylece, PKK’nın yerelleşme politikasında bir adım daha atılıyor, mahalli idareler güç merkezleri olarak merkezi devlete karşı hamle yapıyordu.

-Öte yandan CHP’nin başındaki Kılıçdaroğlu yönetimi, PKK/HDP’yi CHP tabanına ve Atatürkçülere sevdirmek için yoğun bir çaba içindeydi. Haziran 2015 seçimleri, CHP’nin ülke çapında kampanyasına sahne oldu. CHP’li aileleri “her evden bir oyu HDP’ye oy vermeye” çağırıyordu.

CHP’li Atatürkçülerin bir kısmı giderek Atatürk’ten kopuyor, HDP hayranı, hatta PKK’lı oluyordu bu sayede.

7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP sayesinde HDP yüzde 13,12 oy aldı ve 80 milletvekili çıkardı. Bu oran, 2002’deki seçimde alınan oy oranının iki katı idi. PKK’nın sivil toplumculuk ve ekoloji üzerinden aydınları avlama politikası, Kılıçdaroğlu yönetiminin CHP tabanını dönüştürme gayretleri ile birleşince, PKK ve HDP bayram ediyordu.

-7 Haziran seçiminde oyları yeniden düşen AKP, 24 Haziran’dan itibaren PKK’ya karşı yeniden operasyonlara başlamış, yenilenen 1 Kasım 2015 seçiminde, bu sayede kaybettiği oyların bir kısmını geri almayı, HDP’nin yüzde 13.12 olan oyunu ise yüzde 10,76’ye, çıkardığı 80 milletvekilini de 59’a geriletmeyi başarmıştı.

-“Ekolojik demokratik konfederalizm” politikasının “bölge” ve “bölge idaresi” kavramlarına işlerlik kazandırmaya sıra gelmişti. BDP 11 Temmuz 2014’teki 3. Olağan Kongresi’nde Demokratik Bölgeler Partisi adını aldı.

-Merkezi devlet parçalanacaksa belediyeleri güçlendirmek lazımdı. Bunun için belediyelere getirilen “eşbaşkanlık”tan sonraki adım, DBP’li belediye başkanlarının “öz yönetim” ilan etmeleri olmuştu. Bu, şehir devletleri ilanı idi adeta… Merkezi devletin, ilan edilen özyönetim bölge sınırlarından içeri girmesini önlemek için de, bizzat belediyeler tarafından şehirlerde hendekler kazılmaya başlanmıştı.

-AKP iktidarı devlete karşı yapılan bu başkaldırıya devletin güvenlik görevlileri aracılığı ile operasyon başlattı. Kazılan hendekler dolduruldu. Mahalli PKK devletçikleri çökertildi. Ardından DBP’nin 10 il, 72 ilçe, 12 belde olmak üzere 94 belediyesine kayyum atandı. 95 belediye eş başkanı tutuklandı.

-2019’daki yerel seçimlerde HDP 3 büyükşehir, 5 il ve 50 ilçe olmak üzere toplam 58 belediye kazandı.

-Seçimlerden sonra ise HDP’li 49 belediyeye kayyum atandı.

-HDP listesinden TBMM’ye giren Saliha Aydeniz, kurulan Demokratik Bölgeler Partisi’ne geçti, eş genel başkan yapıldı.

2018 genel seçimlerinde yüzde 11,7 oy alarak 67 milletvekili çıkaran HDP de kapatma davası açıldı. HDP’nin kapatılması ve 600’ü aşkın yöneticisinin yasaklı olması bekleniyor.

HDP PROGRAMINDA LGBT

Ertuğrul Kürkçü’nün Onursal Genel Başkan, Pervin Buldan ve Mithat Sancar’ın eş genel başkan oldukları 15 Ekim 2012’de kurulan Halkların Demokratik Partisi (HDP), ABD ve AB emperyalizminin sivil toplumculuk üzerinden ulus devletleri çözme niyetine, Bookchin’in sivil toplumcu ekolojik anarşizmine ve Öcalan’ın “adım adım” planına uygun bir parti programı ile çıkmıştı.

A4 sayfası ile sadece 8 sayfadan ibaret olan parti programı, araya biraz emekçi ve emekçi hakları serpiştirilmiş bir demokratik konfederalizm programı. Bol bol ekoloji, bol bol LGBT

İlgili ilgisiz hemen her konuda karşımıza çıkıyor ekoloji ve LGBT.

 “Partinin Hedefleri” adlı bölümde, “LGBT bireyler” adıyla bir alt başlık ayrılmış… Şöyle diyor burada program;

“Partimiz, heteroseksizmi bir tür ırkçılık olarak görür. Lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüellerin (LGBT) maruz kaldıkları homofobi ve transfobi temelli ayrımcılığa ve şiddete karşı mücadele eder. LGBT bireylerin özgürleşmesinin heteroseksüelleri de özgürleştireceğini savunan Partimiz, heteroseksüelliği zorunluluk olarak gösteren ve dayatan nefret söylemine ve nefret suçlarına karşı mücadele eder.”

HDP’nin LGBT’ye verdiği değer bu paragrafla da sınırlı kalmıyor. 8 sayfalık programın neredeyse hemen her bölümünde kaşımıza çıkıyor.

Örneğin “Emek, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet için” başlığı…

Partinin tarif edildiği bu bölümde LGBT, köylü, işçi, esnaf, engelli ile aynı düzlemde görülmektedir. Bu bölümde bile, bir değil birkaç defa anılmakta, “emek, etnik ve dini kimlik ile kadın için istenilen özgürlük, “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” için de istenmektedir.

Başka bir program bağlığı olan “Halklarımız Sistem Partilerine Mahkum Değildir” başlığında da eşcinsellikle karşılaşıyoruz. Din, dil, kimlik ve “cinsel yönelim özgürlüğünün” tekrar altı çiziliyor.

“Emeğin haklarının kazanılması için mücadele” başlığı ile ayrı bir bölüm… Şu cümleler bu bölüme ait;

“Partimiz, müfredatın belirlenmesinde bilimsel yöntemlerin ve eğitimcilerin önerilerinin yanı sıra yerellerde kurulacak olan Eğitim Meclislerinin taleplerinin de öncelikle dikkate alınmasını gözetir. Cinsiyetçi olmayan, LGBTİ öğrencilerin ve çalışanlarının nitelikli eğitim alma hakkını savunan, engellilere yönelik tüm ayrımcılıkları kaldıran bir eğitim anlayışı temelinde sistemin yeniden yapılandırılması ve eğitim politikalarının bu ilkeler çerçevesinde belirlenmesi için mücadele eder.”

Başka bir bölüm, “Söz, yetki ve karar gençlere” başlığını taşıyor. Eşcinsellik burada da karşımıza çıkıyor; “Ayrımcı, milliyetçi, cinsiyetçi, homofobik ve transfobik tekçi ve niteliksiz eğitim anlayışını reddeder…”

HDP PROGRAMINDA EKOLOJİK ANARŞİZM VE ULUS DEVLET KARŞITLIĞI

“Yerinde ve yerelde yönetim, demokratik özerklik” başlıklı bölümde, “Doğayı, suyu, ormanı, dereleri, meraları, sahilleri, tarım alanlarını, su ekosistemini korumak ve bunların sermaye birikim sürecinde kar ve rant alanı olarak kullanımını önlemek yönünde mücadele eder” diyen HDP, ulus devleti ekoloji üzerinden nasıl paramparça etmeyi arzuladıklarını şöyle anlatıyor;

“Türkiye’nin tamamını kapsayacak şekilde, sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik, ekonomik ve coğrafi nitelikler göz önüne alınarak, bölgelerin ve bölge meclislerinin oluşturulması bugünün ihtiyacıdır…”

Ne olacakmış?

Bütün Türkiye “bölgelere” ayrılacak, bu bölgeleri yönetecek “bölge meclisleri” oluşturulacak.

Neye göre ayrılacak bölgeler?

“Sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik, ekonomik ve coğrafi niteliklere” göre…

HDP, milleti kaynaştırmak, kültürleri buluşturmak yerine, bütün farklılıkları kaşıyarak mahalli adalar yaratmayı amaçlıyorlar. Un ufak edilmiş bir halk.

EKOLOJİK PROGRAM

HDP parti programında ekolojiye, doğaya ve hayvanlara ne kadar değer verdiğini göstermek için de, tıpkı eşcinsellikte olduğu gibi, hemen her bölümde söz etmekle yetinmiyor, “Ekoloji ve yaşam mücadelesi” başlıklı ayrı bir bölüm ayırmış. Şöyle diyor orada;

Partimiz, kapitalizmin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine karşı, insanı doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görür.

“Suyun ve doğanın ticarileştirilmesine…” (karşı çıkıyoruz. M.A.)

“Partimiz, su kullanım hakkı anlaşmalarına… yaşamı yok eden başta HES (Hidroelektrik Santralleri) projeleri ile termik, nükleer gibi enerji politikalarına… (karşı M.A) mücadeleyi bir insanlık görevi sayar.

Kapitalizmin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine, yaşam alanlarını yok etmesine karşı, doğanın, insanın, hayvanların ve tüm canlıların yaşam haklarının güvence altına alınması için mücadele eden Partimiz…”

HDP, ırkçı ve katliamcı görünümden sıyrılmaya, ABD emperyalizminin dümen suyunda politika yaptığını gizlemeye, solu, çevrecileri ve hayvanseverleri işte bu söylemlerle avlamaya çalıştı. Yüzde 4’lerde gezen tabanın, önce yüzde 6-7 seviyesine, sonra da 13,2’ye çıkarılmasında bu yaklaşımın da rolü vardı.

2015’lerde hem PKK hem de HDP, politik açılımın sonuna geldiklerini, bu yolla kazanabileceklerini kazandıklarını gördüler.

Sıra Atatürkçü tabana ve Alevilere kanca atmaya gelmişti. CHP yönetimini bu yönde daha cesur olmaya teşvik ediyorlardı. Kılıçdaroğlu ile eşzamanlı dilendirmeye başladıkları “Dersim katliamı” gibi söylemler ise, Alevileri Atatürk’ten, cumhuriyet ve devletten koparma arzularıyla buluşuyordu.

Kılıçdaroğlu yönetimi CHP tabanını dönüştürme eylemlerini hızlandırmıştı. Taban zehirleniyordu.

Atatürkçü CHP tabanı, artık HDP ile seçime girmeyi garipsemiyor, hatta her evden bir oyu HDP’ye veriyordu. Dahası, taban PKK’yı eleştirmeyi bırakmış, insan ve doğa katliamlarını da, Amerika’nın melun emellerine piyonluğu da görmezden gelir olmuştu.

MASKELER İNİYOR

PKK da, HDP de alacağını almıştı aydınların bir kısmını avlaşım, CHP’nin Atatürkçü tabanını HDP’ye oy verdirir olmuştu. Şimdi Ordu’nun PKK’ya nefes aldırmayan kuşatmasına karşı milletin ciğerini yakma zamanı. Maskelemede, çemberi kırmada işe yarayan söylemler varsın yazılarda dursun. Hem ordunun kuşatmasını durdurmak, hem de Türk devletinin acziyetini göstermek için, PKK daha büyük katliamlar, herkesin ciğerlerini yakacak eylemler yapabilirdi.

Bu amaçla “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” adlı bir örgüt kuruldu. Amacını şöyle anlatıyordu bu örgüt;

“Her gün daha fazla yanmaya hazır olun!”

“Öfke ve intikam hareketimizi, ateşler içinde kalan şehirler, kül ve dumanla kaplanmış gökyüzü, alevler içinde kalan dağ ve ovalarınızda göreceksiniz…

“…faşistlerin içme sularını zehirleyeceğiz. Yollarınıza taş çivi atacak, camlarınızı kıracak, araba lastiklerini kesecek, sopa ile sizi dövecek, bıçakla yaralayacak, ağız dolusu küfür edecek, çimlerinize basacak, camilerinizde namaz kılmayacak okullarınızı ateşe verip Türk öğretmenlerini korkudan titretecek ve Kürdistan’dan kaçırtacağız.  Arabalarınızı, işyerlerini, ekin arazilerinizi ve şehirlerinizi ateşler içinde bırakacağız.

Kürdistan’da AKP-MHP’ye oy verenlerin her şeyi hedeftir, herkes inisiyatiflidir. Canlarını bir çakmak ve kibrit ile yakmak yurt sevgisinin yegâne görevidir. Ya ulusunuzun saflarında yer alın ya da yanmaya hazır olun.”

PKK, Kürdistan devletinin kuruluşunu kolaylaştırmayı amaçlayan bu katliam örgütünü reddetmedi. Bize ait değildir demedi.

Eylemlerini eleştirmedi, kınamadı, lanetlemedi. PKK’nın bir ferdinin ya da PKK’ya sempati duyan herhangi birinin böylesi eylemlere karışmaması çağrısında da bulunmadı.

Tam tersine, PKK’nın yöneticileri ve yayınları, ulu orta ateşe verme çağrıları yaptılar, tehditler yağdırdılar. Örneğin 6 Ağustos 2021 tarihli Yeni Özgür Politika’nın manşeti; “Kürt’le barışmayan Kazdağları’nı kaybeder” idi.

Örneğin Murat Karayılan 22 Haziran 2020 tarihinde, silahı olmayan PKK yanlıları için şu çağrıyı yapıyordu; “Düşmana karşı sessiz kalmamalı, direnişe geçmeliyiz. Hiçbir genç çaresiz değildir. 2-3 genç bir araya gelerek eylem yapabilir. ‘Silahımız yoktur’ diyebilirler. Silahları çakmak ve kibrittir. Onlar da çakmak ve kibritle mücadele edebilir”. (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/teror-orgutunun-son-cirpinislari-41562899)

HDP VE EKOLOJİ MASKESİ

Kitlesel orman katliamlarına başladı PKK. Ağacı, ormanı, çiçeği yakıyor, kuşu, hayvanı, böceği katlediyordu artık. PKK/HDP hem Apo’nun ekolojik demokratik konfederalizm politikaları ile, hem de Kılıçdaroğlu yönetiminin CHP’lileri Atatürk’ten kopararak PKK/HDP’ye yaklaştıran hamleleri ile mesafe almıştı.

PKK aleni doğa katliamlarına başlamıştı ama HDP, ekoloji maskesini sürdürmeliydi. Toplumun neoliberallerini ve kimi aydınları avlamada, uyuşturmada işe yarıyordu nitekim.

Gel gör ki, dikkatli bir gözlemci için uyuşturucunun altındaki gerçek aşikârdı. Hemen her durumda gerçek kendini tekrar gösteriyordu aslında.

-Örneğin, suyun ticarileşmesine karşı çıkan, doğanın parçası olarak insanlığın hayatında olmasını savunan HDP, göletler, barajlar, suyu enerjiye dönüştüren santraller ticarileştirilir, satılır, haraç mezat peşkeş çekilirken, hiçbirine karşı mücadele etmedi. Devam eden bu uygulamalara hala da ses etmiyor.

-Örneğin, baraj inşaatları PKK tarafından bombalanır, iş makineleri yakılırken, hatta baraj işçileri katledilirken, hiçbirine karşı çıkmadı. Bu eylemlerin, programlarında yazılan amaçlarına aykırı olduğunu, sözde bile olsa kınamadı. Kanlı eylemlerinden ötürü lanetlemedi PKK’yı. Sustu hepsinde. Sessizliğe gömüldü. Onay verdi su düşmanlarına, kanlı katliamlara sessizliğiyle…

-Örneğin PKK, “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” adıyla, tek işi ağacı, ormanı katletmek olan bir örgüt kurduğunda, bu örgüte karşı çıkmadı. Böyle bir örgütün programlarına düşmanlık olduğunu söylemedi. Bunları teşhir etmedi. Velhasıl gıkını çıkarmadı. Tersine, onay verdi sessizliğiyle.

-Örneğin Ateşin Çocukları örgütünün elemanları, muhtemelen dağdan inen PKK’lılar değil, HDP üyeleri ya da sempatizanları idi. Herkesin gördüğü, anladığı bu gerçeği görmek istemedi HDP. Yöneticilerini ve tabanını uyarmadı. Bu eylemlerin ne kadar insanlık düşmanı bir zihniyetin eseri olduğunu, tabanını eğiterek anlatmaya kalkmadı. Sessiz kaldı onlarca ormanın, milyonlarca ağacın, bitkinin, çiçeğin kavrulmasına. Sessizce seyretti, sessizliği ile onay verdi bu katliamlara “ekoloji” aşıkları(!)

-Örneğin, Ateşin Çocukları örgütü 2019 yılında yurdun dört bir yanında orman katliamlarına başladığında, kendisinin yaptığını alenen kabul etmesine rağmen, yine gıkını çıkarmadı. Üç maymunu oynadı yine ekolojinin, doğanın aşıkları (!)

Örneğin hayvansever HDP’den, PKK’nın bizzat ve onun örgütü Ateşin Çocuklarının yaktıkları ormanlarda ateşlerde kavrulan milyonlarca havan, kuş, böcek için bir tek üzüntü cümlesi durmadı. Yine sessizdi, yine üç maymunu oynadı.

*

Esasında HDP’nin 8 sayfalık Parti Programının baştan sona toplumu, özellikle de aydınları avlama, uyuşturma programını olduğunun herkes farkında. Farkında olmayan, avlanmak için bütün antenlerini indirmiş olan aydınımsılar.

Umarım daha da görünen gerçekler herkesin gözünü açar artık. 

4 Ekim 2021